11.12.10

Nadastan çıktım.

'Mem,nerdesin sen ya?' bana en çok sorulan soruydu son zamanlarda.
Soranları suçlamıyorum; çünkü onların bulabileceği yerlerde değildim.
Ne okulda,ne twitterda, ne de dışardaydım. Çok daha iyi bir yerdeydim.
Kendimdeydim.
-
Birileri demiş ki 'İnsanın yapabileceği en iyi yolculuk,kendi içine yaptığı yolculuktur.'
Birileri dememiş,şu an ben uydurmuş da olabilirim bu cümleyi. Fark etmez.
Demek istediğim şu; son zamanlarda kendi içime bir yolculuk yaptım. Kendimi dinledim.
Daha önce hiç düşümediğim, düşünmek istemediğim şeyleri düşündüm...
Bunları bazen yazdım,bazen çizdim. Bazen etrafımdakilerle paylaştım,bazen sustum.
Bu yolculuk bana çok iyi geldi. Sanki biraz değiştim,biraz büyüdüm bu yolculuktan sonra.
Neler biriktiğimi paylaşacağım bundan sonraki yazılarımda.

9.12.10

Karikatür

İlk karikatürümü çizdim. Bence çok iyi oldu.
Eğer okuyamıyorsanız tıklayın büyük resim olarak açılsın,öyle okuyun.
ve beğenin.

13.11.10

Nadas

Kendimi nadasa bıraktım.

31.10.10

Çarpı

Ayşe (Latisha) hep istermiş bir Audrey Hepburn tablosu. O yüzden bu tabloyu ona hediye yaptım.
Audrey Hepburn'in gözündeki çarpının niye orda olduğunu sormayın. Söylemem.Söyleyemem.

Karma

Gece aniden bir ses duydum. Önemsemedim. Uykuma devam ettim.
Sonra yeniden duydum,bu sefer daha kuvvetliydi,daha yakından geliyordu.
Korktum,ne olduğunu anlamadım; ama o kadar kuvvetliydi ki artık uyumama imkan yoktu.
'Dıııt dıııt' diye tiz bir sesti duyduğum. Bir an duruyordu,sonra tekrardan geliyordu.
Kalktım,sesin kaynağını aramaya başladım. Sanki heryerden geliyordu,ama hiçbir yerden de gelmiyordu.
Acaba alarm mı verildi,olağanüstü hal mi oldu diye düşünmeye başlamışken,anladım.
Buzdolabından geliyordu o ses. Buzdolabı bile şaşırmıştı öyle bir sesin kendinden çıktığını duyunca.
Uykulu gözlerimle ekranına baktım; 'alarm clock active' diyordu. Ekrandaki tuşlara bastım,durmadı.
Ses hiç azalmadı. Aksine,sanki ben durdurmaya çalışıyorum diye daha da hızlanarak gelmeye başladı.
Ben de -uykunun da etkisiyle- uğraşamayacağım için buzdolabının fişini çektim; uyumaya gittim.
Tam tekrardan uykuya dalacakken aklıma buzluktaki yiyecekler geldi,uyandım.
Gittim,fişi yeniden taktım,neyseki sinirlenmemişti bana,ses çıkarmadı önceden fişini çekmiştim diye.
Ben de hemen yatağıma geri döndüm ve yeniden uykuya dalacaktım ki,aklıma şu geldi.
KARMA!
Eğer karmaya inanmıyor olsaydım,bu olaydan sonra kesinlikle inanırdım.
Yurttayken oda arkadaşıma (arkadaş doğru bir kelime değil aslında) yaptıklarım yüzünden başıma geldi bu.
O uyansın -rahatsız olsun diye- erken kalktığımda odadan çıkar,cep telefonumdan odayı arardım.
O uyanıp telefonu açtığında da kapatır,biraz bekler ve sonra yeniden arardım...
Tek kelime; karma. Başka açıklaması olamaz bunun. Kim buzdolabındaki alarmı kullanır ki?
Ve niye nedensiz olarak o kendi başına sabaha karşı saat 4 gibi çalmaya başlar ki?!
Eski yaptıklarımın bedeliydi bu.Ve ben, o bedeli ödedim.

18.10.10

Çim Adam


Benim bir çim adamım var. Kendisi dalgıç. Büyük bir su gözlüğü var.Ve şnorkeli.
Benim bir fotoğraf makinam var. Kendisi dijital. 8x zoom özelliği var.Ve lensleri.
Ayrıca benim bir blogum var. Çim adamımın resimlerini fotoğraf makinemle çekip/koyabileceğim. Hem de kaliteli!

16.10.10

15.10.10

Beğenmek / Çikolata

Ne fark ettim biliyor musunuz, uzun zamandan beri bloguma beğendiğim bir şeyi koymamışım.
İçinizden 'hiçbir şeyi beğenmediğin için olabilir mi acaba?' dediğinizi duyar gibiyim.
Evet,haklısınız. Kolay kolay beğenmiyorum her şeyi,ama yapabileceğim bir şey yok,ben böyleyim.
Benim için beğenmek demek,kıskanmak demektir. Eğer bir şeyi kıskanıyorsam onu beğeniyorumdur.
Yani bir şeye 'Vay be,nasıl düşünmüşler,keşke ben bunu bulsaydım/yapsaydım' diyorsam o şeyi beğenmişim demektir.
O yüzden en beğendiğim şarkılar hep 'keşke bu benim şarkım olsaydı' dediğim şarkılardır.
Ya da en sevdiğim filmler 'bu filmi keşke ben çekseydim' dediğim filmlerdir...
Şimdi de diyorum ki ; 'bu çikolataları keşke ben tasarlasaydım'
Ne demeye çalıştığımı anladınız siz... Bence.

8.10.10

Mimlendim.

Blog yazanlar arasında bir şey varmış; 'mim'leme yapmak. Bir anlamda link-değişimiymiş bu.
Biri bir konu seçiyormuş,öbür bloglara bildiriyormuş onların bloglarının adreslerini vererek.
Sonra da mimlenen kişi,ona mim kimden geldiyse onu bildirerek yanıt veriyormuş.
İlk başta anlamadım ben bu sistemi,biraz araştırıp 2-3 kez okuduktan sonra herhalde anladım :D
Başka Birinin Sorunu beni mimledi. İyi ki de mimlemiş,bir şey daha öğrendim bu sayede.
Mimlendiğim konu ise şu; Söyleyemediklerini Söyle. Söylüyorum ben de.
10 değişik kişiye söylemek isteyip de söyleyemediğim 10 şey,işte;
.
> F, dün benim bilgisayarımdan maillerine bakmışsın ve hesabını kapamamışsın. 3 saat boyunca senin tüm maillerini okudum.
> C, seni içten içe kıskanıyorum. Benden daha cool olduğun gerçeğini asla kabullenmeyeceğim.
> A, senin tablonu herhalde hiçbir zaman bitiremeyeceğim. Bir türlü içimden gelmiyor,özür dilerim.
> T, evleniyor olman beni mutlu ediyor ama buradan gidiyor olman beni çok üzüyor...
> K, arada bir senle konuştuğum için ve yemeğe gittiğim için kendini benim arkadaşım sanıyorsun,yanılıyorsun.
> A, lensin gözüne battığı zaman onun çıkarıp ağzına aldığını ve sonra geri gözüne taktığını biliyorum!
> B, sürekli bana benim yerime imza at diyorsun ve bende attım diyorum. Ama hiç atmıyorum.
> S, İpsala diye bir yer olduğunu senden öğrendim,sana hiç vintage demiş miydim?
> T, içimden bir ses senle hiçbir zaman tenis oynayamacağım diyor,umarım yanılıyorumdur.
> K, yurttayken odana fareler girsin diye McDonald's cheeseburgerimin etini yatağının altına attım. Evet.
.
Bu olayı sevdim! Şimdi de ben mimliyorum bazı blogları,bakalım onlar da yapacaklar mı?!
Bir Parça Mutluluk , Ben Bu Yazıyı Niye Yazdım? , Varsın Olsun, Sed Not Sad, İki Kişilik Ben, Ben Azze, TKÖzgürlükAlanı

7.10.10

Ç'ye yanıt.

Bir okuyucumdan gelen maili aynen kopyalayıp-yapıştırıyorum;
..
'Selam,önceden ne ilginç şeyler yazardın,artık çok az yeni yazı yazıyorsun.
Milletin ayağını felan gönderiyorsun,ya da kısacık şeyler yazıyorsun.
Blogunu beğeniyorum ama daha çok beğenmek istiyorum. xoxo Ç'

..
Ç,öncelikle blogumu takip ettiğin için teşekkür ederim. Bana mail attığın için de.
Biliyorum şu aralar eskisi kadar çok yazamıyorum.Daha çok gözlemliyorum artık.
Görüyorum,duyuyorum,gidiyorum,geliyorum,geziyorum,yaşıyorum. Yani biriktiriyorum.
Biriktirdiklerimi ne zaman/ne şekilde sizlere sunarım bilmiyorum. Ama biriktiriyorum.
Hasta olmama rağmen sırf bana mail attın diye ablamın öğrencilerinin kağıtlarını tarattım.
Evet.

Matematik

Ablam matematik öğretmeni. Geçen gün ara-sınav yapmış öğrencilerine.
Benden yardım istedi,sınav kağıtlarını birlikte değerlendirelim,bir an önce bitsin diye.
Ben de kabul ettim. İyi ki etmişim,bana malzeme çıktı. =]]
Kim bir matematik sınavında öğretmenine not yazar ki?!
.
Yeni nesil gerçekten bomba gibi geliyor. Aferin gençler.

5.10.10

İstanbul'da Alçılı Bir Ayak / Balon

Haftasonu tekerlekli sandalyede olmasına rağmen çılgınlar gibi alışveriş yapan birini gördüyseniz; o benim arkadaşımdı.
Cansu Karalar 4 gün önce okulda düşmüş ve ayağını kırmış. Doğal olarak hemen ayağını alçıya almışlar.
Ama ayağının alçıda olması,onun haftasonu bizle gelip İstanbul turu yapmasına engel olabilir miydi? Hayır.
Çünkü Serel Akdur benim yanıma,İstanbul'a geldi. Evet,sonunda resmen İstanbul'a geldi.
Serel'i 14.09.2010'da yazmıştım, şu İstanbul'a hiç gelmeyen ama hep gelecem diyen arkadaşım.
Hani jakuzide kırmızı ojeli ayaklarının fotoğrafını çektiğim arkadaşım. Evet,o.

^ Bu da Cansu'nun ayağı. Bu alçılı ayak,bu hafta sonu İstanbul'daki neredeyse heryere gitti.
İstatiksel olarak söylemek gerekirse,İstanbul'da hafta sonu en çok dolaşan alçılı insan Cansu oldu.
Nereye gidersek gidelim ona tekerlekli sandalye bulduk ve o şekilde onu gezdirdik.
Az kalsın unutuyordum,bir de balon aldım Cansu'ya. Balonu tekerlekli sandalyeye bağladık.
O şekilde Kanyon'dan Beykoz'daki parklara,Sabiha Gökçen Havaalanından Kozyatağına,her yere gittik.
.
Daha sonra balonumuzu bu kıza bağışladık,balonla Cansu Hanım her mağazaya giremiyormuş,zor oluyormuş diye.
Kızın adı İrem. Annesi öyle dedi. Bir de İrem'in bileğine bağladı balonu,İrem de hep onla oynadı,çok mutlu oldu.
Sonra da oynarken balonun ipi koptu,balon uçtu. Sonsuzluğa gitti. İrem üzüldü.
Bu kadar.

28.9.10

Kruvasan

Öyle çok anlatacak bir şey yok... Fırında unuttum kruvasanımı. O da yandı.
Hemen fotoğrafını çektim,daha önce hiç yanmış kruvasan görmemişsinizdir diye.
Böyle de düşünceliyim işte...

15.9.10

En Kötü Şey

Bugün gördüğüm en kötü şey... bu paralellik.

14.9.10

Serel

Size birini anlatacağım. Adı Serel. Yukardaki kırmızı ojeli ayak onun ayağı.
Serel'in annesinin adı Elife,babasının adı ise Serdal.
Babasının adının ilk üç harfini,annesinin adının son iki harfini almış.
Ya da babasının adının ilk iki harfini,annesinin adının son üç harfini almış,bilmiyorum.
Bildiğim tek şey,onun benim 7 yıldır arkadaşım olduğu.
.
Yıllardan beri o Ankara'da,ben İstanbul'dayım. Her görüşmemizde İstanbul'a çağırırım onu.
'Mutlaka gelecem' felan der. Hiç gelmez. Yine bir sefer çağırdım,ama o sefer farklıydı.
Yılbaşıydı. Hani ben yılbaşı partisi yaptım ya geçen yıl Ayçalarla,o da gelsin istedim.
Aradım Serel'i ''yılbaşı partimin süprizi sen ol,atla gel İstanbul'a '' dedim.
'Tamam' dedi bana.Ben de inandım ona. Aradan biraz zaman geçti,beni aradı ve dedi ki;
'Mehmet,sana tamam dediğimde Hasan'dan (eski-sevgilisi) ayrılmıştım,o yüzden tamam dedim;
ama şimdi biz barıştık,yılbaşını onunla geçirecem,yani gelemiyorum' dedi.
Hiçbir şey demedim, çünkü inanmamıştım aslında tamam dediğinde bana. İnanmış gibi yapmıştım.
Aradan biraz daha zaman geçti,biz telefonda konuşurken dedi ki, 'Gelemiyordum ya,geliyorum.'
Sormadım niye fikir değiştirdiğini. O hemen söyledi zaten; 'Hasan'dan ayrıldım,kesin geliyorum.'
Sevindim ben de. Herkese haber verdim Serel de geliyor diye. Parti reklamını onunla yaptım.
Sonra partiye 4 gün kala beni aradı,Hasan'la yine barıştığını ve gelemeyeceğini söyledi.
Ben de bir şey söylemedim. Çünkü söyleyecek çok fazla bir şey yoktu.
'Sevgilin yokken yanında biz vardık,sevgilin varken yanında biz yokuz;
ama yarın sevgilin yanında olmayacak ve biz YİNE senin yanında olacağız.' dedim sadece...
.
Ben ne zaman bir hata yapsam ona karşı,bu yılbaşı olayını hatırlatır üste çıkarım.
Şimdi de bunu hatırlatmamın tam zamanı. Üste çıkmalıyım çünkü.
Yorumlara bakın,belki Serel anlatır neler olduğunu... =]

5.9.10

Yeni

buraya yeni bir şey yazabilirim. Belki yarın.
Belki yarından da yakın.

Nitrat

Kendime oyun hamuru aldım. Sabahtan beri onunla oynuyorum.3boyutlu tasarımlar,garip cisimler yapıyorum.
En son uğur böceği yaptım,çok tatlı oldu.Adını Nitrat koydum. Hemen göstereyim sizlere.

Oyun hamurunu kim bulmuşsa onunla tanışmak isterdim. Ama büyük ihtimalle ölmüştür o kişi.
Ölmediyse bile benimle tanışamayacak kadar yaşlanmıştır,kemikleri felan eriyordur...

1.9.10

Satın Almasız Çıkış / ATM

Neden alışveriş merkezlerinde/mağazalarda satın almasız çıkış diye ayrı bir bölüm var?
Diğer insanlar oradan çıkanlara baksın 'Aaa bak,bunlar hiçbir şey almamışlar' desin diye mi?
Satın almadan çıkan insanların kendilerini suçlu hissetmesini sağlamak için mi?
Ayrıca niye satın almasız çıkışın hemen yanında güvenlik görevlisi nöbette bekler?
Satın almasız çıkıştan geçenler onunla göz göze gelsin,o da şöyle baksın diye mi?
'O kadar alınabilecek şey vardı ve SEN,hiç bir şey almadın! ÇIK! DEFOL!'
ya da neden girişlerde hareket algılayıcı sensörler sayesinde kapılar otomatik açılırken
'satın almasız çıkış'tan çıkarken kapıyı kendimiz açmak zorunda kalırız?!
.
İki kelime; Eşitsizlik. Ayrımcılık.
Dava nasıl açılır öğreneyim,ilk bu konuda dava açacam. İşte buraya yazıyorum.
.
Söylemek istediğim bir şey daha var... Onu da söyleyip kaçacağım.
ATMnin açılımını Automatic Turkish Money zannediyordum. Olmadığını bugün öğrendim.
Kaçtım.

30.8.10

Gülümse

bir kedim bile yok.

25.8.10

Kelebek

Hep derler ya kelebeklerin ömrü tek günlüktür diye... Ben öyle diyenlere inanırdım.Eskiden.
Artık inanmıyorum. Çünkü evimde resmen 2 günden beri bir kelebekle yaşıyorum.
.

2 gün önce akşam ben playstation oynarken içeri girdi. Ben de korktum hemen böcek geldi diye.
Sonra kelebek olduğunu anladım. Anlayınca korkum geçmedi; ben onlardan da korkarım çünkü.
Ama en azından kelebek olduğu için normalde üzerine bardak felan basabilirdim,onu hapsedebilirdim.
Yapmamayı seçtim. Çünkü acıdım ona. Zaten tek günlük ömrü var,onu da benim bardağımda geçirmesin dedim.
Dışarı atmaya çalıştım,geri içeri girdi. Işıkları kapattım,bir çok şey denedim ama gitmedi.
Sürekli benim yanıma geldi. Tek günlük ömrünü benimle geçirmeyi seçti. =]
Ben de yokmuş gibi davranmaya karar verdim,oyunuma devam ettim,sonra uyudum,onu unuttum...
.
Ertesi gün oldu ve o hala salondaydı. Benim salonumda. Benden izinsiz.
Ölmemişti. Henüz. Ölmediğine göre acıkmıştır diye düşündüm ve biraz araştırma yaptım.
İnternetten okuduğuma göre kelebekler de tırtıllar gibi yaprak yerlermiş. Ve reçel.
Evet,bir sitede kelebeklerin reçel yediği yazıyordu. Ben de ilk başta inanmadım,inanmak istemedim.
Ama ne olur ne olmaz,aç kalmasın dediğim için bir çay kaşığına vişne reçeli koydum.
Dut ağacı yaprağı buldum ve yanına da plastik su şişesi kapağına biraz su koydum.
Hiçbir şey yemedi. Reçel bile. Oysa ben kelebek olsam kesin vişne reçeli yerdim. Su da içerdim.
Neyse. O hala salonda-lambanın üzerinde- duruyor. Arada bir uçuyor sonra geri konuyor lambanın üzerine...
Bunu paylaşmak istedim sizlerle.

23.8.10

'Kısa Film'im için

Kostümler-hazır , oyuncular-hazır , kameralar-hazır , film müzikleri-hazır
tek eksiğim bir senaryo.

20.8.10

*14920sodayıSevmem / Frankmusik / Doğum

Bu blogun benim blogum olmasının en iyi yanı ne biliyormusunuz?
Kimsenin beni bir şey yapmam - ya da yapmamam- için zorlayamaması.
Ve benim sadece kendi istediğim şeyleri yazıp çizebilmem... Evet.
Mesela canım eğer buraya *14920sodayıSevmem yazmak isterse,yazarım.
İşte yazdım. Hatta bi' daha yazacam. *14920sodayıSevmem.
Ama eğer büyük bir gazetede yazarlık yapıyor olsaydım bunu yapamazdım.
Düşünsenize Hürriyet'te haftalık yazarlık yaptığımı ve *14920sodayıSevmem yazdığımı.
Kesin uyarırlardı beni,kendi istediklerini yapmamı isterlerdi. Ben de mecburen yapardım.
Yani benim istemediğim bir şeyi sırf başkaları istiyor diye yapmış olurdum.
İşte bu yüzden ben büyük bir dergide ya da gazetede yazarlık yapmak istemiyorum.
[Sanki bana Hürriyet'ten teklif gelmiş de ben reddediyorum (!) ]
.
Neyse,asıl söylemek istediğim şeyden uzaklaşmamalıyım. Sizlere bir sanatçıyı tanıştıracam.
Adı Vincent Frank. Sahne adı Frankmusik; dedesinin hatırasını yaşatıyor bu isimle.
Ben yıllar önce Londra'dayken akşam bir klübe gittiğimizde orada sahne almıştı.
O zamanlar tanınmadığı için hiç sallamamıştım ben de. Öylesine dinlemiştim.
Sonradan keşfedildiğini öğrendim,albüm yaptığını duydum. Hemen satın aldım.
[evet,ben hala albüm satın alıyorum,bu devirde sadece ben varım,biliyorum]
Müzik konusunda çok seçiciyimdir;buna rağmen çok beğendim albümü.
Ben beğeniyorsam,mutlaka bir şey vardır. 'Ben'im diye demiyorum,anlarım müzikten.
In Step/Better Off As 2/When U're Around/WonderWoman/Time Will Tell şarkıları MÜKEMMEL.
Öncelikle 'Complete Me' albümünden bu şarkıları mutlaka dinleyin, sonra da
ikinci albümü 'Completely Me'den yine bu şarkıları akustik olarak dinleyin...
En son olarak da Confusion Girl klibini izleyin,klipteki Holly Valance'e aşık olun. Evet.
.
Bugün çektiğim bir fotoğrafı da yüklemek istiyorum bu yazımda.
Burası benim doğduğum hastahane. Çukurova Üniversitesi,Balcalı Hastanesi!
Buranın 5. katında bir odada doğmuşum. 8 gün 1 ay 20 yıl önce. Çok ilginç değil mi?!
.
Aynı başlıktaki iki konu arasındaki bağlatıyı boşuna aramayın. Yok çünkü.
Sadece size Frankmusik'i tanıştırmak ve doğduğum yeri göstermek istedim.
Çünkü yapabilirim. Blog benim değil mi?! İstediğimi yazarım,istediğime de bağlarım.
Ama eğer Hürriyet'te bunu yapsaydım,editörüm beni kesin uyarırdı; konuya bağlı kal diye.
[Hürriyet'e not ; istersem konuya bağlı da kalabilirim,beni işe alabilirsiniz.]
Son bir şey daha var... *14920sodayıSevmem ben

17.8.10

Çek-At

Kendime şu 'çek-at' makinelerden aldım,su altında fotoğraf çekmek için.
Hani normal dijital fotoğrafçılığım iyi ya,su altı fotoğrafçılığım da iyidir sandım.
Hem herkese su altında çektiğim fotoğrafları gösteririm,havamı atarım diye düşünüyordum ki
az önce çektiğim fotoğrafları gördüm. Keşke görmeseydim.
Ya elimi titretmişim,ya ışığı ayarlayamamışım ya da açıyı tutturamamışım.
Sonuç olarak becerememişim su altı fotoğrafçılığını...
Ama benim suçum değil bu. Denizin suçu. Çok fazla dalga vardı denizde!
Ayrıca çek-at makine ile ne kadar net fotoğraf çekilebilir ki? (En net benimkilerdir herhalde)Bence sorun makinede.
Tek beğendiğim fotoğraf bu oldu. Hatta diğerlerine göre,mükemmel bile denilebilir.
Ama buna rağmen bununla hava atamam,onun farkındayım... :P
Bu yazıyı şunu söylemek için yazdım; eğer çek-at makine alırsanız,çekin ve atın.Fotoğrafları yaptırmayın.

15.8.10

Sustum

...ve bana bakıp dedi ki; 'Seni kimsenin anlamıyor olması, sanatçı olduğun anlamına gelmez.'
Sustum.

9.8.10

Kerem Bey'e

Kerem bey,sizi tanımıyorum. Siz de beni tanımıyorsunuz.
Hiç karşılaşmadık ve büyük ihtimalle de hiç karşılaşmayacağız.
Sizden özür dilemek istiyorum sadece; o nedenle yazıyorum bunları.
Bugün Kanyon Starbucks'da sizin içeceğinizi alan bendim. (!)
Ama siz de o kadar bekletmemeliydiniz içeceğinizi. Hazırlanınca almalıydınız.
Yeni siparişler hazırlandı,kimler geldi,kimler geçti oradan.
Sizin içeceğiniz ise dakikalarca orada sizin tarafınızdan alınmayı bekledi.
Ben de dayanamadım ve aldım. Eğer ben almasaydım ,çalışanlar dökerdi onu zaten.
Sırf sizin içeceğiniz dökülmesin diye aldım,gerçekten.
Yoksa başkalarının içeceklerini almak gibi bir huyum yok.
Sizin iyiliğiniz için yazıyorum bunu da. Bir daha Starbucks'da aynı şey başınıza gelmesin diye.
O kadar da iyi bir insanım işte.
Evet.

7.8.10

İçimdeki Ben

İçimde başka bir 'ben' var. Bir böcek.
Olduğunu biliyorum. O da olduğunu bildiğimi biliyor.
Ben de, onun bildiğimi bildiğini biliyorum.
Ve bu şekilde yaşıyorum.

^ İçimdeki Ben [samankağıt üzerine karakalem]

29.7.10

Yoğunluk / Doğum Günü

Son 2 haftadır çok yoğundum. Bloguma ne kadar yoğun olduğumu yazacak zaman bulamayacak kadar yoğundum.
Blogumun doğum gününü kutlamayı unutacak kadar yoğundum.
Neden mi? Amerika'da olduğum için tabii ki de! Hiçbirşeyi yetiştiremiyordum..
Ne okula gidebiliyorum,ne yeterince gezebiliyorum,ne yeterince uyuyabiliyorum.
Yine (her zamanki gibi) herşeyi aynı anda yapmaya çalıştığım için hiçbir şeyi yapamıyordum.
Ama bunu seviyorum. Bunu çok seviyorum.
.
Hafta içi hergün saat 9'dan 1'e kadar okulum var. Fakültem yurduma 10 dakika uzaklıkta.
Karşısında Starbucks var ve ev eşyaları satan Mudo gibi güzel bir yer var. =]
İlk hafta 'Contract Law' yani 'Sözleşmeler Hukuku' dersi vardı,ama o dersleri kaçırdım.
Hayır,yanlış okumadınız. Bildiğiniz bir haftadaki tüm dersleri kaçırdım. Hiçbirine gitmedim.
İlk gün gitmiştim ama insanlarla tanışma,fakülteyi gezme vs derken hiçbirşey yapılmadı.
İkinci gün benim doğum günümdü. [12 Temmuz] O nedenle derse gitmedim,parti yaptım.
Ertesi gün ise,13 Temmuz'da,çok yorgun olduğum için okula gidemedim,after-party yaptım.
14'ünde ise okula GİTTİM. Derse katıldım; arada kahve almak için karşıdaki Starbucks'a gittim.
Sonra saate bir baktım ki,arkadaşlarımla sohbete daldığım için dersi kaçırmışım,hay bin kunduz!
Perşembe akşamı odama geldiğimde maillerime bakarken tesadüfen şunu gördüm;
.
Merhaba,
Amerika'da programdan sorumlu Dekan Yardımcısı ve Fakülte Dekanı tarafından bize iletilen duruma göre derslere devam etmediğiniz,ciddiyetsiz hareketlerde bulunduğunuz tespit edilmiştir. Bu sebeple burada yapılan toplantı sonucunda bir daha bu yönde bir devamsızlık veya ciddiyetsizliğin tespiti halinde öncelikle oradaki okulla ilişkiniz kesilecek ve sınırdışı edilmeniz için gerekli girişimlerde bulunulacaktır. Ayrıca okulumuz tarafından hakkınızda disiplin soruşturması başlatılmıştır. Durumun ciddiyeti göz önüne alınarak ailenize gerekli bildirimler yapılmıştır.Netice itibariyle derslere devam etmeniz,gerekli çalışmaları yapmanız ve davranışlarınıza dikkat etmeniz husularını önemle belirtirim.
Res. Asst. , Faculty of Law.
.
Bunu gördüm. Şaşırdım. Altı-üstü ilk haftanın dersleri kaçırmıştım yani.
Sanırsınız ki tüm üniversite benim ilk haftanın derslerini kaçırmamla çalkalanıyor.
Dünyada ilk defa devamsızlık yapan insan ben ve benim arkadaşlarımmış gibi...
Neyse,bunu hallettim. (İstanbulla,Adanayla ve fakülte hocalarımla uzuuun uzuuun konuşmalar sonucu)
Artık derslere düzenli olarak katılıyorum. Hiçbir dersi kaçırmıyorum.
Ders demişken... Ders ve alışverişin birbirine çok benzediğini fark ettim.
Ne kadar çok şey öğrenirsen,aslında hiçbir şey bilmediğini farkedersin ya,aynen öyle;
Çılgınlar gibi alışveriş yapıyorum. Ne görsem alıyorum. Affetmiyorum.
Birşeyler aldıkça,sanki eksiliyorum. Satın aldıkça,daha da fazla almak istiyorum.
Gidişatım hiç iyi değil,biliyorum. Ama bunu seviyorum. Bunu çok seviyorum.
.
Çok sevdiğim bir şey daha var, o da doğum günleri.Eskiden sevmezdim ben doğum günlerini.
Artık seviyorum! Çünkü herhalde hayatımın en iyi doğum günüydü bu yılki.
Tüm gün sevdiğim arkadaşlarımla Washington DC sokaklarında dolaştık.
Öğle yemeği yemek için,milli sanat bahçesinin içindeki La Pavilion Cafe'ye gidelim dedik.
Washington Monument,yani Washington Anıtı'nın oralarda olduğunu biliyorduk.
Orayı bulabilmek için,bizim deyişimizle 'dikilitaş' ın etrafında yaklaşık 5 saat yürüdük.
Milyon kişiye yer sorduk,herkes dikişitaşın öbür tarafında olduğunu söylüyordu bize.
2 kez dikilitaşın etrafında döndük ve şans eseri (!) aradığımız yeri bulduk.
Ve o anda şok olduk,saat 18.10'du ve saat 18.00 de orası kapanıyormuş!
Açlıktan ve yorgunluktan ölmek üzereydik (öğle yemeği için gidecektik oraya güya)
Sonra hemen düşündük ne yapabiliriz diye ve Hard Rock cafe'ye gitmeye karar verdik.
Hard Rock'a yaklaşık yarım saat boyunca yürüdük ve içeri girdik. Tıklım tıklımdı.
Hemen yanımıza bir kadın geldi,kaç kişi olduğumuzu sordu ve bize bir cihaz verdi.
'Bu cihaz yandığı zaman yeriniz hazır olacak,tahmini bekleme süreniz 45 dakika' dedi.
Bizi kandırdı. Tam 1,5 saat ayakta,aç/susuz Hard Rock cafe'de sıra bekledik.
Ama sonra en iyi masaya oturduk. Yediğim en iyi hamburgeri [-glamburger-] yedim.
Çok iyi vakit geçirdik ve sonra McDonald's a gidip dondurma yedik,sabaha doğru da geri geldik.
Geçirdiğim en iyi günlerden biriydi 12 Temmuz 2010.
^ Hard Rock cafe'de elimizdeki cihaza sıra bize artık gelsin diye sinyal verirken

Doğum günü diyordum... Yeniden diyeyim. Tam 1 yıl + 15 gün önce bu blogu yazmaya başladım.
O zamanlar 20'lik dişimi çektirmiştim,konuşamıyordum. Konuşamadığım için bu blogu açmıştım.
Yan taraftaki 'Eski Yazılarım' başlığından dan ilk günkü yazılarıma bakabilir ve gülebilirsiniz.
Belli olmaz,bakabilir ve gülmeyedebilirsiniz. Ben gülüyorum ama.
Artık eskisi kadar yoğun olmadığımdan ,daha sık yazacağım. Siz sürekli bakın buraya.
'Sık Kullanılanlar' klasörünüze ekleyin burayı,eğer hala eklemediyseniz. Sık kullanın.
uhmm bu yazıyı nasıl bağlayacağımı bilemiyorum ve pat diye kesmek en iyisi diye düşünüyorum.
PAT!

5.7.10

Viik Viik

Dedem çiftliğin bahçesinde yürürken önüne aniden bi'şey düşmüş.
Ne olduğunu ilk bakışta o da anlayamamış. Kara-kuru bir şeymiş.
Sonradan cılız bir sesle viiik viiik diye bağırdığını duyunca anlamış.
Yavru bir kuş. Bir bülbül. Yumurtadan daha yeni çıkmış,tüyleri bile yok.
Hemen alıp onu ağaçtaki bülbül yuvasına geri koymuş,ama hayır;
Annesi kabul etmemiş,yabancı birinin eli değdiği için yuvadan atmış.
Dedem de onu orada bırakmak istememiş,köpekler var,kediler var,yerler diye.
Alıp anneme getirmiş,annem kuşları çok sever,o bakar diye.
Ben de bir haftadan beri Adana'da olduğumdan onun yanındaydım.
İlk 2 gün biraz korkunçtu. Bir deri yığını gibi bir şey. Tüyleri yoktu.
3-4 gün sonra siyah siyah çıkmaya başladı tüyleri,kanadı belli oldu...
2 saatte bir yemek istiyor,viiiik viiiik diye bağırıyor.
Biz de birşeyler yiyoruz,çiğniyoruz,geri çıkartıyoruz ve elimizle onun ağzına veriyoruz.
Ancak o şekilde yiyebiliyor. Daha bilmiyor ne yenir,nasıl yenir...
Yemeğini yedikten sonra da hemen uyuyor. Tekrardan acıkıncaya kadar.
.

.
Evde tamamen serbest dolaşıyor. Zaten uçmayı da bilmiyor. Bir yere de gidemez.
Benim omzumda,ya da annemin saçında (orayı yuva sanıyor) biz nereye gidersek geliyor.
Bizim üzerimizde değilken de ya avizenin üzerinde,ya da saksıda amaçsızda duruyor.
Dedem artık biraz büyüdüğü için onu yüksek bir mesafeden aşağı bıraktı.
Uçmayı - kanatlarını kullanmayı - öğrensin diye. Ama çok başarılı olamadı.
En fazla benim bir omzumdan öbür omzuma kadar uçabiliyor.
Sonra da çok yorulduğu için hemen yemek istiyor ve uyuyor...
Çok güzel bir şey. Çok tatlı bir şey. Çok çirkin bir şey.

19.6.10

İşletme

Bu devirde işletme okuyanlar iş bulamıyor ama olmadı mı biz de işletme okuruz.
Bir ofis açarız. İş bulamazsak da ofisten telefonla herkesi ararız,işletiriz.

- Ata Eti , 18 Haziran 2010 , Bebek/Gloria Jeans , saat 22.10

14.6.10

Küpe


Bu küpeyi tesadüfen dün arabada yerde buldum.
Sahibi her kimse,benim arabama bindiğine göre, bana yakın biridir diye düşündüm.
Bana yakın biri olduğuna göre de blogumu düzenli olarak takip ediyordur dedim.
Uhmm,yani umarım ediyordur. Etse iyi olur (onun adına)
O yüzden buraya yazmak istedim.
Sahibi her kimse bana ulaşsın.Yoksa gider bozdururum.
Gerçekten.

B Planı


Romantik komedileri ben pek sevmem.
Benim sevdiğim oyuncular varsa,ancak o zaman izlerim;onun dışında asla izlemem. İzleyenleri de sevmem.
Ama yaklaşık 2 yıldan beri şu filmin vizyona girmesini bekliyorum;
The Back-Up Plan (Türkçe adıyla 'B Planı')
Türkiye için planlanan vizyon tarihi 18 Haziran'dı (yani bu Cuma) ama şu anda öğrendim ki filmin gösterimi 16 Temmuz'a ertelenmiş =/
'Eee,2 yıl beklemişsin,1 ay daha bekleyebilirsin.' diyorsanız,demeyin.
Çünkü ben ay sonunda Amerika'ya gidiyorum. Amerika'da da geçen hafta vizyondan kalktı bu film. Orda beyazperdede izleme imkanım yok anlayacağınız. Benim Türkiye'ye dönüş tarihim ise Ağustos ortası; yani ben gelene kadar burada da vizyondan kalkacak... Burada da izleme imkanım olmayacak. Acil bir B planı yapmam lazım.

13.6.10

Sinsi

40 x 50 tuval üzerine akrilik boya ile;
Sinsi.

3.6.10

Çılgın Çiçek

Mükemmel bir şey! Bahçem olsaydı,ilk bunu alırdım.

Evet.

Böcek


Şu anda kendi evimin salonunda mahsur kalmış bulunuyorum.
Susuzluktan ölmek üzereyim ama mutfağa geçemiyorum.
Odamda telefonum çalıyor; ama odama gidemiyorum.
Gerçekten çok acınacak bir haldeyim. Açım,açıktayım.
Bunun nedeni ise yan odada duran ve beni tehdit eden bir böcek.
Evet,bir böcek.
[Neyseki fotoğraf makinem yanımda ve 8x zoom özelliği var.]

24.5.10

Şans

Google'daki 'kendimi şanslı hissediyorum' düğmesine 4 kez tıkladım.
Akşamki sınavımda bana şans getirmesi için... =/

22.5.10

Almanca Hikayesi

Tudor's dizisinin ilk sezonunda her bölüm şöyle başlardı;
Bir hikayeyi bildiğinizi sanırsınız; ama aslında sadece sonunu bilirsiniz.
Hikayenin özüne inmek için en başa dönmeniz gerekir.
İşte bu yüzden ben de başa dönüyorum. Çok fazla değil,vizeye dönüyorum.
.
Almanca vizesine hiç hazırlanmamıştım. Çok fazla konu vardı,çok az vakit vardı.
Ben de dedim ki '' Taner'i yanıma alırsam ondan bakarım,bir şekilde yaparım.''
Hiç bilmiyor değildim; sadece bildiklerimi aktarmada biraz problemim vardı. (!)
Neyse,sınava yaklaşık 1 saat varken sınıfa gidip arkalardan yer tutmuştum.
Sıranın başında Cansu,ortada Taner,diğer başında da ben oturuyordum.
Sınavın başlamasını bekliyorduk ki aniden Ayşe Hoca'yı gördük.
Ve Ayşe Hoca'nın yanındaki 5 tane gözetmeni...
.
O andan sonrası tam bir felaketti. Çünkü resmen sınıfta sıkıyönetim ilan edilmişti.
Bir yandan gözetmenler sıraları kontrol edip; buldukları kopyaları sildiyorlardı.
Diğer yandan Ayşe Hoca kimliklere teker teker bakıp,bir çok kişinin yerini değiştiyordu.
'Sen,bir arkaya geç'/'Sen,bak önde yer var, geç' diyerek tüm sınıfın dengesini bozuyordu.
Sonra aniden bizim sırayı göstererek 'ortada oturanlar,kalkın,evet siz, öne gelin' dedi.
ve Taner gitti.
Benim Almanca'dan iyi bir not alma hayallerim de...
.
Bugün ise Almanca finalim vardı. Ama bu sefer herşey çok farklıydı.
Bu sefer tüm olasılıkları düşünmüştüm. En ince detaya kadar herşeyi planlamıştım.
Sınav 10'da iken ben 7.40'da fakülteye gittim. Sınıfın kapısını güvenliğe ben açtırdım.
Hemen önlerden Almancacılara ve benim gibi Almancazedelere yer tuttum.
(Almancazedeler = Vizesi 50 nin altında olanlar/Almancacılar = vizesi 50 üzeri olanlar)
Onun dışında şu anda buraya yazamayacağım bazı hazırlıkları yaptım.
Hangi hoca gelecek diye meraklanırken,en sevdiğimiz [tek sevdiğimiz] hoca; Deniz Hoca geldi!
Yanında ise sadece 4 tane sınav gözetmeni vardı. Onlar da hep arka ile ilgilendi.
Sınav 1 saatte yapıldı,herşey planladığım gibi gitti.
Bir Almanca dönemi daha bitti...
^ Almanca oturma planı , yer Z02, saat 10, hukuk fakültesi.

7.5.10

Bir Gemi II

9 Eylül 2009'da 'Bir Gemi' diye bir yazı yazmıştım.
Şimdi de o geminin resmini çizdim.
(samankağıt üzerine karakalem)

28.4.10

İstanbul'dan bir kare

Ben; 'aaa uhmm,amca,bir fotoğrafınızı çekebilir miyim?!
Fesli-sakallı amca; 'çek,yieeenim çeeeek!'

25.4.10

Aloooha öldü =/

Söylecek çok bir şeyim yok... Aloooha öldü.
Onu sitenin bahçesindeki ağacın altına gömdüm. =/

24.4.10

Şıpsevdi

Şimdiki halimin aksine,ben küçükken gerçekten sorunsuz bir çocuktum.
Tamam,itiraf ediyorum,çok da sorunsuz değildim; biraz aksi,biraz da huysuzdum.
Hatta biraz değil,bayaa aksi ve huysuzdum. [hala da öyle olduğum söyleniyor!]
Neyse,demeye çalıştığım şey şu,ben küçükken,şimdiki gibi herşeyi kafama takmazdım.
O zamanlar bazı insanlar 'varlık ve zaman arasında nasıl bir bağ vardır?'
'bilgi mümkün müdür?' gibi felsefi soruların yanıtını ararken,benim aklımdaki tek sorun şuydu;
'akşam eve giderken serviste hangi sakızı çiğneyeyim? Sulugöz mü,Şıpsevdi mi???'
Çünkü Sulugöz'ün de,Şıpsevdi'nin de yeri benim için ayrıydı.
Bir yanda Sulugöz'ün o yeşil ambalajı,tozlu gibi olan beyaz yuvarlak sakızı,o kendine has ekşiliği;
Diğer yanda da Şıpsevdi'nin genç aşıkları,sakızdan çıkan özlü sözleri ve muzlu tadı...
Hangisini çiğnersem çiğneyeyim,yaklaşık 2-3 dakika sonra yutardım; ama yutmak istemezdim!
Sakız olamayacak kadar güzeldi tadları...Asla bir tane yeterli değildi,en az 2 tane gerekliydi.
.
Merak ediyorsunuzdur, neden bu çocuk durduk yere böyle bir şey yazıyor bloguna diye.
Etmiyorsanız da sorun değil,ben nasıl olsa bu yazıyı neden yazdığımı açıklayacağım.
Bugün Şıpsevdi çiğnedim;içinden çıkan kağıdı çok beğendim ve bloguma koymalıyım dedim.
^ bu resmi buraya koyabilmek için yıllardır kullanmadığım tarayıcıyı aradım.
Uzun arayışlar sonucu buldum. Laptoma taktım ama sistemim onu algılamadı.
Kurulum CDsini aradım,bulamadım. İnternetten indirdim,CD'ye yazdım dosyaları,zorla kurdum.
Vista'ya uyumlu değilmiş tarayıcı (taaaa Windows 95 dönemlerinden kalmaymış!)
Ama yenilgiyi kabul etmedim,uğraştım ve başardım!

22.4.10

Bukadaryakınbirmesafe

Bana bukadaryakınmesafede bir yere yeni bir alışveriş merkezi açıldı.
7 salonlu sinema,2M'li migros,D&R,Teknosa,Mudo,Koton,Toyzshop,Komşufırın...
Sinema,tiyatro,alış-veriş,eğlence,yiyecek/içecek herşey var;
artık orada,ben de olacağım.

15.4.10

İroni

Yalnız olduğu anlaşılmasın diye bazı insanlar hep çoğul konuşurLAR!

11.4.10

Çukur

30 x 40'lık tuval üzerine yağlı boya.

bu gece içim biraz karanlık / bu gece ben ve yalnızlık
belki belki bir anlık / kimse yok mu sesimi duyan?

6.4.10

Şişli - Otopark - Lays - Adliye

Her şey dün duyduğum bir melodi ile başladı.
'Hello Moto' dumm dumm dummm
İlk başta anlamadım onun benim telefonumdan geldiğini.
Sonra hatırladım,benim şu an kullandığım geçici telefonun melodisi o.
Neyse,önemli olan şu; beni AJANSIMDAN ARADILAR!
Lays cipsinin yeni reklam filmi için benimle tanışmak istiyorlarmış.
Şişli'de bir başka casting ajansında saat 11'e randevu verdiler.
O kadar heyecanlandım ki;öldüm sandım.
Gece hep onu düşündüm,geleceğimi düşündüm.
'Yarın'ı (yani bugünü) düşündüm.
Kariyerimin ilk gününü olabilecek günü düşündüm.
ve uyudum.
.
Sabah 7 gibi uyandım,kahvaltı yaptım ve hazırlanmaya başladım.
En iyi kıyafetlerimi giydim,en iyi parfümümü sıktım;
Bana şans getiren kolyemi taktım.
Saat 10'a doğru yola çıktım.Trafik vardı.
Yolda Darren Hayes'in Spin albümünü dinledim, karpuzlu sakız çiğnedim.
Elimde haritamla zar zor Şişli'yi buldum.
İnternetten benim gideceğim casting ajansının yerine bakmıştım.
Şişli Adliyesinin yakınında,Şişli Camii'nin arkasında bir yer...
Taksicilere sordum,minibüsçülere sordum.
Sonunda buldum adliyeyi,ve camiyi; ama park yeri bulamadım.
Etrafta hiç park yeri yoktu. Trafiğin akışı ile birlikte biraz daha ilerledim
Bir tabelada 'katlı otopark' yazısını gördüm,hemen park ettim.
Arabanın anahtarını istediler; vermek istemedim.
Ama başka şansım yoktu,mecburen verdim anahtarları,ve onlarda bana fiş verdi.
Otoparktan ayrıldıktan sonra 10-15 dakika boyunca -hayalller kurarak- yürüdüm.
Ajansı aradım. Ajansı sordum.Ajansı buldum.
Asansörde kendime son rötuşlarımı yaptım ve kapıyı çaldım...
-
'Kaydınızı burdan ben yapacam,bu tarafa' dedi bir ses.
Ve onu gördüm. Kırmızı gözlükleri olan bir sekreterimsi.
Sekreter değil,ama ne olduğu da belli değil...Neyse.
Adımı soyadımı sordu. Söyledim. Soyadımı anlamadı. Bi daha söyledim.
Yaşımı sordu,19 dedim.Boyumu sordu,1.83 dedim.
Hangi ajanstan geldiğimi sordu, Erberk ajans dedim.
ve can alıcı soruyu sordu;
'Daha önce bir reklam filminde oynadın mı?'
Hemen cevap vermedim,bir an tereddüt ettim.
Ama dürüstçe yanıt verdim , 'Hayır'
'Sizi 23.sıraya yazıyorum Mehmet Bey' dedi
ve ben o an arkadamda en az 20 kişinin beni izlediğini fark ettim.
Sadece benim çağırılmayacağımı biliyordum.
Ama bu kadar da kalabalık olacağını düşünmemiştim...
Arka taraflarda kendime bir yer buldum
'Cool çocuk' imajımı yitirmeden oturdum ve beklemeye başladım.
Saat 11.15 gibiydi ben kaydımı yaptırdığımda.
12.15 oldu,bekliyordum.
13.15 oldu,hala bekliyordum.
Bu arada yeni gelenler de oldu. Onları süzdüm.
Kimseyle arkadaşlık kurmadım,kimseyle konuşmadım.
Karnım acıkmaya başlamıştı ve o kadar sıkılmıştım ki
Dayanamayacaktım,ama hayallerim gitmemi engelledi.
Saat 2'ye doğru beni çağırdılar. Odaya girdim.
Odada iki kişi vardı,biri kamera ile ilgileniyordu
Diğeri de ışıklarla ilgileniyordu.
Benden kendimi anlatmamı istediler.
Hazırlıklıydım buna zaten. Kameraya profesyonelce kendimi anlattım.
Sonra fotoğraf çekimi yapılacağı söylendi.
Ona da hazırlıklıydım. İyi fotoğraflar çektirdim.
O kısma kadar her şey iyiydi.
Sonra kamera ile ilgilenen adam bana bakarak dedi ki
-
'köydeki yağız delikanlısın,yanında kız arkadaşın var,
telefonuna diğer sevgilinden mesaj geliyor,gülüyorsun
sonra yanındaki sana neye güldüğünü sorunca,ona çaktırmıyorsun.
Bunu doğaçlama olarak oyna!'
-
10 dakika boyunca deneme çekimi yaptık. Fena değildi.
Ama iyi de değildi. Çok heyecanlandım.
Heyacanımı da gizleyemedim...
Beni seçmeyecekler...
Benden yağız köy delikanlısı olmaz.Bunu biliyorum.
Stüdyodan çıktım, sıralarının gelmesini bekleyen rakiplerime baktım.
En yapay sesimle 'iyi şanslar arkadaşlar!' dedim
ve kapıyı arkamdan kapattım.
.
Apartmandan çıktım ve ilerlemeye başladım.
O zaman fark ettim.
NEREYE PARK ETTİĞİMİ UNUTMUŞTUM!
Bir telaş içinde tüm sokaklara baktım.
Hiçbiri bana bir şey çağrıştırmadı.
Hayatımda hiç Şişli'ye gitmedim bugüne kadar.
Orada tek bildiğim yer,Cevahir AVM! (!)
Sokaktakilere sorarak adliyeyi buldum ve otoparkı hatırlamaya çalıştım.
'Şişli İş Merkezi Katlı Otopark' diye biri bana kendi otoparkını tarif etti
Oraya gittim. 20 dakika yürüdüm. Geri döndüm.
Adliyenin önündeki her yola saptım,her yöne gittim.
Yaklaşık 1 saat boyunca katlı otoparkı aradım.
2 kez otopark fişinden görevlileri aradım,adres sordum.
Hiçbirinde bulamadım.
'beni adliyenin önünden alır mısınız' dedim ve kendimi aldırdım.
Şişli'den hemen uzaklaştım...
.
Aslında daha çok şey yaşadım bugün,ama hepsini yazmayacağım.
Sorarsanız anlatırım sonra...
Her yazının bir ana fikri vardır derler.
Bu yazının ana fikri de şu.
LAYS YEMEYİN.
çünkü beni büyük ihtimalle seçmeyecekler.
Doritos yiyin.

29.3.10

Elektronik Eşya Sıkıntısı

EES yaşıyorum; yani 'Elektronik Eşya Sıkıntısı'
Bilgisayarımın ciddi bir şarj sorunu var.
Tam o kablonun ucundaki bağlantı yerini hareket ettiriyorum.
İttiriyorum;çekiyorum.
Bazen doğru açıyı buluyorum.Bazen bulamıyorum.
Canı istediğinde şarj oluyor,canı istemediğinde olmuyor.
Bilemiyorum.
Sadece o da değil.
Bugün telefonumu düşürdüm.Paramparça oldu.
Garantisi de doldu.
Yeni telefon mu alsam, onu yaptırsam mı
Ya da artık hiç telefon kullanmasam mı?
Bilemiyorum.
Çok kararsızım.
Elektronik Eşya Sıkıntısı çok kötü bir şey.
Eşya demişken...
bugün Eşya Hukuku II sınavı oldum.
Bir darbe de ondan aldım..
^ telefonumun son hali

Yeni bir keşif

Yeni bir sanatçı keşfettim.
Daha doğrusu bir 'sanatçı adayı'
Çünkü henüz ünlü olmadı...
Adı Simon Curtis
Kendine bir websitesi açtmış ve oradan keşfedilmeyi bekliyor.
Ona bir şans verdim ve buraya tıklayarak albümünü indirdim.
Dinledim ve beğendim.
Blogumda paylaşmalıyım dedim
Çünkü yaptığı şeye saygı duyuyorum.
Bir gün benden de böyle bir atraksiyon görürseniz,şaşırmayın.
Zaten şaşırmazsınız,o ayrı.

21.3.10

Aloha

Bugün kendime 2 tane balık aldım.
Japon balığı.
İkisinin de adını 'Aloha' koydum.
Turuncu/siyah olan Aloooooooha (o uzun okunuyor)
Diğeri ise Alohaaaaaaa (a uzun okunuyor)
Aloha - hem 'merhaba' demek; hem de 'güle güle' demek.
Hawaiicede.
Evet,'Hawaiice' diye bir dil var.
Ben de bugün tesadüfen öğrendim.
Siz de büyük ihtimalle bunu şu an öğrendiniz.
Yani ikimiz de bunu bügün öğrendik.
Evet.

15.3.10

Bayan Troposfer

'Bayan Troposfer'
Saman kağıt üzerine karakalem.

13.3.10

Yalan

Yakın arkadaşlarımdan biri bana can alıcı soruyu sordu;
'Artık blogunu güncellemiyorsun,noooldu bitti mi bu hevesin de?'
Profesyonelliğimi kaybetmeden,hemen cevap verdim ben de;
'Sınav dönemindeyim.Çok yoğunum. O yüzden.'
-
Hayır.
Bu bir yalan.
Sınav döneminde olduğum değil.
O doğru.
Yoğun olduğum da doğru.
Ama o yüzden blogumu güncelleyemediğim doğru değil...
Blogumu son 8 günden beri güncelleyemememin nedeni;
Yazacak bir şey bulamamış olmam...
-
Bazen olur bu bana,kendime itiraf edemesemde...
Ya artık yazamıyorsam? Ya yeni bir fikir gelmezse aklıma?
Ya öyleyse,ya böyleyse diye düşünürüm,düşünürüm,düşünürüm.
İçinden çıkamam. Sonra geçer ama.
Hep geçti.
Bu sefer de geçecek. Biliyorum.

5.3.10

İlk röportajım!

Sinem Top.
Şu an bu isim size yabancı gelebilir.
O yüzden biraz tanıtayım size...
Kendisi benim fakültemde okuyor.
Daha doğrusu ben,onun fakültesinde okuyorum.
Çünkü daha 3.sınıf olmasına rağmen tüm hukuka hakim
resmen bir kanun koyucu!
Ayrıca bir çok kişinin aksine,çok renkli bir karakteri var.
Güncel filmlerden,yeni açılan mekanlara; her şeyden haberi var.
Münazara şampiyonu; cumhurbaşkanı adayı
ve daha bir sürü şey...
Ama en önemlisi; benim yakın arkadaşım.
Benimle röportaj yaptı ve bloguna koydu. [tıklayınız]
Çok da güzel oldu...
Sinem Top.
Bu isim size yabancı gelebilir;
Şimdilik.

2.3.10

Sevdiğim Şeyler

...bu yazı,dudağını bükerek bana bakan ve
'Amaaan,senin de sevdiğin hiçbir şey yok ki' diyen
Gizem'e atfen yazılmıştır...
1) Çikolatalı Sufle
Ben tatlı sevmem. Hiçbir tatlıyı yemem. Çikolatalı sufle de benim için 'tatlı' değildir zaten; tatlıdan öte bir şeydir. Bir gün 'Mehmet Emin aşırı dozdan ölmüş' diye bir şey duyarsanız,aklınıza başka bir şey gelmesin. Sufle yüzündendir. Aşırı dozda aldığım şey de çikolatadır.


2 ) 3D Gözlük
Kartondan yapılmış uyduruk gözlüklerden değil. Real 3d olanları seviyorum. Onlara karşı bir zaafım var. Neden ben de bilmiyorum. Sadece seviyorum. Nedensiz seviyorum. Hep takmak istiyorum. Hiç çıkarmamak istiyorum.


3) Isırganotu
Doğanın insana sunduğu en değerli şeylerden biridir ısırgan otu. İnsanlar ne kadar şifalı olduğunu bilseydi,bundan başka bir şey yetiştirmezdi. Bir botanik bilimci 'eğer yakıcı özelliği olmasaydı, böcekler ve hayvanlar çoktan türünü tüketmişti' demiş. Haklı bence.
Saksıda yetiştirmek ise ayrı bir zevk.

4) Golden Retriever
Sertab'ın 'Zor Kadın' klibiyle ilgili aklımda kalan iki şey; daha hiçbirimiz aktif olarak bilgisayar kullanamazken o kumsalda nete girmişti ve klipte süper bir köpeği vardı.
Goldenları seviyorum. İlerde benim de bir köpeğim olacak. Adını 'Potasyum' koyacam. Kısaca 'Pot' ya da 'P' diye de çağırabilirim.

1.3.10

Dünyanın Bayrakları



Dün SNL [Saturday Night Live] programını izledim.
Bu skeci izlerken 'bunu mutlaka bloguma koymalıyım' dedim.

17.2.10

Geçmişten bir e-posta...

Az önce kendime bir e-mail attım.
Tam 4 yıl sonra bugün,yani 17 Şubat'ta, 2014'de bana gelecek!
Hepimiz merak etmez miyiz,bundan bir yıl önce bugün ne yaptığımızı?
İşte o merakımı gidermek için yaptım bunu...
Kullandığım parfümü,giydiğim kıyafeti
aklımı meşgul eden derin düşünceleri
okuldaki derslerimi,akşam dışarı çıkacağım arkadaşlarımı
sorumluklarımı,istediklerimi,istemediklerimi,planlarımı...
herşeyimi anlattım.
Bundan 4 yıl sonra nerede olurum,ne yapıyor olurum hatta
olur muyum,olmaz mıyım bilmiyorum
ama bildiğim tek bir şey (hiç bir şey bilmediğimdir:)
4 yıl sonra kendime yazdığım bu maili okuduğumda yüzümde bir gülümse olacak...
Umarım!
Siz de kendinize mail atmak istiyorsanız,buraya tıklayabilirsiniz.